Son zamanlarda çok düşünüyorum. (ki itiraf etmeliyim, bunu artık eskisinden çok daha sık yapıyorum.)
Özellikle de insanın, başkalarına yaptığı kötülüğü kendi vicdanında nasıl aklayabildiğine; haksızlığı bir maharete, açgözlülüğü bir meziyete, başkasının kaybını kendi başarısına dönüştürürken, bütün bunların ortasında kendisini hâlâ dürüst, ahlaklı ve erdemli bir insan olarak görebilmesine bir türlü akıl sır erdiremiyorum.
İnsanın başkalarını aldatabilmesini anlayabiliyorum da, kendi vicdanını susturup sonra onun sessizliğini masumiyetine delil sayabilmesini anlayamıyorum.
Acaba diyorum, bir gün insanların mallarına, haklarına, alın terlerine ve ömürlerini vererek elde ettikleri kazanımlarına el koyacak kadar zalim biri olmaya karar verseydim,
bunu bir eşkıya gibi açıkça mı yapardım,
yoksa türlü oyunlara ve hokkabazlıklara başvurarak mı?
merak da ediyorum, bütün bunları yaparken kendimi bir zalim olarak mı görürdüm, yoksa zekâsı ve maharetiyle övünen başarılı bir insan olarak mı?
Mesela bir insanın yıllarca çalışarak biriktirdiği parasını zorla almak mı daha büyük bir kötülüktür, yoksa ona parlak vaatler sunup türlü hesaplarla o parayı kendi elleriyle teslim ettirmek mi?
Bir çalışanın emeğinin karşılığını açıkça vermemek mi daha ahlaksızcadır, yoksa emeğinin karşılığını eksik verirken onu bir de ne kadar şanslı olduğuna inandırmak mı?
Bir insanın hakkını göz göre göre gasp etmek mi daha utanç vericidir, yoksa o hakkı teslim ediyormuş gibi görünerek, anlaşmaların, rakamların, kuralların ve incelikle kurgulanmış oyunların arasında usulca ortadan kaldırmak mı?
Birinin sofrasından ekmeğini zorla almakla, ekmeğini kendi rızasıyla paylaşmaya ikna edip sofradan tok kalkmak arasında gerçekten ahlaki bir fark var mıdır?
Dahası, acaba bir insanın elindekini almakla, onu elindekini kaybettiğine bile ikna edemeyecek kadar ustalıkla aldatmak arasında hangisi daha büyük bir kötülüktür?
Eşkıya, en azından yaptığı şeyin adını değiştirme zahmetine katlanmaz. Zorbalığı açıktır. Elinizdekini alır ve gider. Kendisine minnet duymanızı beklemez; yaptığı haksızlığa bir erdem hikâyesi yazmaya da ihtiyaç duymaz.
Oysa hokkabaz öyle midir?
O, önce size güven verir. Sonra sizi kendi kurduğu oyunun doğruluğuna inandırır. Hakkınızı alırken adaletten, emeğinizi sömürürken fedakârlıktan, kazancınıza ortak olurken dostluktan, sizi zarara uğratırken de ortak geleceğinizden söz eder.
Ve belki de işin en trajikomik tarafı, eşkıyadan korkan insanların hokkabazı alkışlayabilmesidir.
İşte tam da burada başka bir soru beliriyor:
Biz gerçekten kötülüğe mi karşıyız, yoksa yalnızca onun kaba, gösterişsiz ve yeterince ustaca yapılmamış halinden mi rahatsız oluyoruz?
Çünkü birincisinin elinde zorbalık, ikincisinin dilinde vaatler vardır. Birincisi malınızı alır; ikincisi malınızı alırken size bunun neden sizin iyiliğinize olduğunu da anlatır.
Biri kapınızı kırarak içeri girer, diğeri kapıyı sizin açmanızı sağlar.
Biri cebinizdekini alır, diğeri cebinizdekini verirken kendinizi kazançlı hissetmenizi sağlar.
Biri size haksızlık eder, diğeri aynı haksızlığı yaparken sizi adaletin yerini bulduğuna inandırır.
Çünkü aynı davranışı gerçekleştiren iki insandan birine eşkıya, diğerine başarılı bir iş insanı; birine dolandırıcı, diğerine usta bir müzakereci; birine zorba, diğerine güçlü bir yönetici diyebiliyorsak, belki de sorgulamamız gereken yalnızca o insanların ahlakı değildir.
Belki de bizim başarıya, zekâya, güce ve itibara yüklediğimiz anlamlarda da ciddi bir sorun vardır.
Bir haksızlığın ustalıkla yapılmış olması, onu daha az haksız kılmaz. Bir kötülüğün, sözleşmelerin, hesapların veya güzel cümlelerin arkasına saklanması, onun ahlaki niteliğini değiştirmez.
Şimdi dönüp ilk soruma yeniden bakıyorum.
Eşkıya mı olurdum, hokkabaz mı?
Doğrusu, ikisini de seçmek istemezdim.
Ama illa ki birini seçmeye zorlanacak olsaydım, en azından yaptığım kötülüğün adını dürüstçe koyabilmeyi tercih ederdim.
Çünkü kötülük yapmak başlı başına bir ahlak sorunudur. Fakat yaptığı kötülüğü iyilik, işlediği haksızlığı adalet, sergilediği açgözlülüğü başarı olarak sunmak, insanın yalnızca başkalarını değil, kendi vicdanını da aldatmasıdır.
Ve sanırım insanın ahlaken düşebileceği en tehlikeli yer, kötülük yaptığı yer değil; yaptığı kötülükten dolayı kendisini erdemli, akıllı ve başarılı hissetmeye başladığı yerdir.
Mustafa Ulvi Coşkun
09.06.2026
İstanbul