Amerikan başkanları seçim meydanlarında ne söylerse söylesin, Oval Ofis’e oturduklarında kendilerini bir şekilde savaşın içinde buluyorlar. Kampanyalarda verilen sözler genellikle barış, diplomasi ve “önce iç meseleler” üzerine kuruluyor. Ancak Beyaz Saray’ın kapısından girildiği anda tablo inanılmaz bir hızla değişiyor.

1992’de Bill Clinton “mesele ekonomi” diyerek seçimi kazandığında Soğuk Savaş sonrası dönemde güç siyasetinin geride kaldığını savunuyordu. Bu söylemlerin sayesinde iktidara gelir gelmez Irak’ı bombaladı. George W. Bush, Clinton’ın dış politikasını fazla müdahaleci bulduğunu söyleyerek “mütevazı ama güçlü” bir Amerika vaadiyle iktidara geldi. Sonrası malum: 11 Eylül, Afganistan ve Irak işgali. Barack Obama, Irak işgaline karşı çıkmış bir isim olarak “barış umudu” şeklinde sunuldu. Hatta daha somut bir başarısı ortada yokken Nobel Barış Ödülü aldı. İran’la nükleer anlaşma yaptı; evet. Ancak Afganistan’a asker takviyesi gönderdi, Libya müdahalesine destek verdi ve insansız hava araçlarıyla yürütülen hedefli operasyonları rutin hale getirdi. Görev süresi bittiğinde ABD hâlâ savaş halindeydi.

Donald Trump 2016’da “sonsuz savaşlara son vereceğini” söyledi. Washington’daki dış politika çevrelerini yerden yere vurdu, “Önce Amerika” dedi. Ancak o da Afganistan’da asker artırdı, İranlı bir generali füze saldırısıyla öldürdü ve savunma bütçesini yükseltti. Yeni bir savaş başlatmadı belki ama mevcutları da bitirmedi.

Joe Biden Afganistan’dan çekilerek bir savaşı fiilen sona erdirdi; fakat bunun siyasi bedelini ağır ödedi. Ukrayna savaşında Batı blokunu organize etti. İsrail-Filistin meselesinde ise Washington’un geleneksel çizgisini sürdürdü ve İsrail’e güçlü destek verdi.

Trump’ın ikinci döneminde ise tablo daha da çarpıcı hale geldi. Seçim kampanyasında yine barış vurgusu yaptı; fakat kısa süre içinde ABD’nin farklı coğrafyalarda bombardımanlara giriştiği, İran’la yeniden savaşa tutuştuğu bir tablo ortaya çıktı. Geçen yıl “İran’ın nükleer altyapısı tamamen yok edildi” denilirken, bu kez “yaklaşan tehditleri önlemek için” yeniden saldırı düzenlendiği açıklandı.

Washington’daki karar mekanizması, askeri gücü bir “istisna” değil, sıradan bir dış politika aracı olarak görüyor. Diplomasi zaman alıyor; yaptırım sabır gerektiriyor; müzakere iç kamuoyuna zayıflık gibi sunulabiliyor. Oysa füze göndermek hızlıdır, görüntüsü nettir ve “kararlılık” mesajı verir.

Üstelik bunun iç siyasi getirisi de vardır. Ekonomik kriz mi var? Toplumsal kutuplaşma mı artıyor? Seçim mi yaklaşıyor? Epstein Çukuru mu patladı, dış tehdit söylemi her zaman işe yarar.

Amerikan sisteminde başkanlık makamı onlarca yıldır olağanüstü güç biriktirmiş durumda. Kongre çoğu zaman ya sessiz kalıyor ya da sorumluluk almaktan kaçınıyor. Böylece savaş kararları fiilen yürütmenin tasarrufuna bırakılıyor.

Irak ve Afganistan savaşlarının maliyeti trilyonlarca dolar. Ama Amerikan toplumunun büyük bölümü bunu günlük hayatında doğrudan hissetmedi. Çünkü savaşlar vergi artışıyla değil, borçla finanse edildi. Fatura geleceğe kesildi. ( Başkanlar mı yoksa Siyonistler mi savaşın bedelini Amerikalılara anında ödetmemeyi tercih ediyor? Kore Savaşı, doğrudan vergi artırılarak finanse edilen son savaştı çünkü; o zamandan beri maliyetler borçlanma yoluyla geleceğe ertelendi. Sonuç olarak Irak ve Afganistan gibi en az 5 trilyon dolara mal olan savaşların ekonomik sonuçlarını çoğu Amerikalı doğrudan hala hissetmiyor ve bu da çok kurnaz bir yöntem, fakat sonu büyük bir felakete sebep olacaktır. )

Bir diğer kritik unsur da profesyonel ordu sistemi. Zorunlu askerlik olmadığı için savaş kararı toplumun tamamını etkilemiyor. Cepheye gidenler belli bir gönüllülük esasını tabii olarak geliyor. Bu durum siyasi maliyeti düşürüyor.

Dahası, savunma sanayii devasa bir ekonomik ekosistem oluşturmuş durumda. Tehdit algısı canlı kaldıkça bütçeler büyüyor. Bütçeler büyüdükçe askeri kapasite artıyor. Kapasite arttıkça kullanma eğilimi güçleniyor. Kısır döngü böyle oluşuyor.

Bugünün savaşları Vietnam gibi değil. On binlerce askerin karaya çıktığı görüntüler yok. Yerine insansız hava araçları, hassas güdümlü füzeler ve uzaktan yürütülen operasyonlar var.

Risk düşük görünüyor. Karşı tarafın misilleme kapasitesi sınırlıysa, Washington açısından maliyet daha da azalıyor. Böyle bir ortamda askeri seçenek neredeyse “varsayılan politika” haline geliyor.

Asıl Sorun Kişiler Değil, Sistem

Trump, Biden, Obama ya da Bush… İsimler değişiyor. Fakat Washington’un askeri güce başvurma alışkanlığı değişmiyor.

Belki de mesele tek tek başkanların karakteri değil; Amerikan dış politikasının kendini tanımlama biçimi. Güç kullanma kapasitesi bu kadar yüksek olan bir ülke için “silahı kullanmamak” siyasi cesaret gerektiriyor.

Bugün yaşananlar bir istisna değil; bir devamlılık. Ve bu devamlılık, Amerika’nın savaşla kurduğu yapısal ilişkinin henüz kopmadığını gösteriyor.

Amerika’nın Ortadoğu’daki varlığını yalnızca jeopolitik çıkarlarla açıklamak artık yeterli değil. Enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği, ticaret yolları, büyük güç rekabeti… Bunların hepsi önemli. Ancak tabloya ideolojik ve dini motivasyonları eklemeden resim tamamlanmıyor.

Özellikle Amerikan siyasetinde etkili olan Evanjelist çevrelerin Ortadoğu’yu yalnızca stratejik bir coğrafya olarak değil, kutsal metinlerin sahnesi olarak gördüğü biliniyor. İsrail’in güvenliği ve bölgedeki güç dengesi, bu çevreler için yalnızca dış politika meselesi değil; teolojik bir anlam da taşıyor. Bu perspektif, bazı dönemlerde Amerikan dış politikasının tonunu belirgin biçimde sertleştiriyor.

Buna bir de Soğuk Savaş sonrası dönemde güç kazanan neocon (yeni muhafazakâr) düşünce ekleniyor. Neocon yaklaşım, Amerikan üstünlüğünü sürdürmenin ancak proaktif, hatta önleyici güç kullanımıyla mümkün olacağını savunuyor. Demokrasi ihracı, rejim değişikliği ve askeri caydırıcılık bu stratejinin araçları arasında görülüyor.

Ortaya çıkan tablo şu: İnanç temelli motivasyonlar ile küresel güç hesapları zaman zaman örtüşüyor. Evanjelistlerin dini hassasiyetleri ile neoconların jeostratejik vizyonu kesiştiğinde, Ortadoğu’da askeri varlık ve müdahale politikaları hem ideolojik hem de jeopolitik bir “kazan-kazan” zemini bulabiliyor. Bir taraf için bu, kutsal bir misyonun gereği; diğer taraf için küresel hegemonya stratejisinin doğal uzantısı.

Bu nedenle Amerika’nın bölgedeki varlığı sadece çıkar temelli değil; aynı zamanda kimlik, inanç ve tarih anlatısıyla da besleniyor. Başkanlar değişse bile sürekliliğin korunmasının arkasında biraz da bu zihinsel arka plan yatıyor olabilir.

Asıl sormamız gereken soru şu: Washington Ortadoğu’dan neden çıkamıyor değil, çıkmayı gerçekten istiyor mu?

Fakat şunu tarihe not olarak ekleyelim : bütün güç ve iktidar odakları ( ülkeler veya şahıslar hiç fark etmez ) beslendikleri veya yaslandıkları kaynakların zaaflarıyla yıkılırlar.

Mustafa Ulvi Coşkun